Kitap Tanıtımı

Anadolu’nun Evlatlarından Sivaslı Nişan Şismanoğlu Toronto’da 9.12.2020’de vefat etti

 

Nişan Şişmanoğlu, Seninle Güler Yüreğim adlı belgesel romanımı okuduktan sonra, bana  duygu ve düşüncelerini anlatan bir mektup yazmıştı. Bu mektubu kitabımın ikinci baskısında yayınladım. Nişan Şişmanoğlu ile dostluğumuz bu mektupla başladı.

Yaşça benden büyüktü. “Kabul ederseniz size ‘ağabey’ demek istiyorum!” dedim. “Kalbinizden ne geçiyorsa onu söyleyin!” cevabını verdi. Böylece Nişan Şişmanoğlu benim Kanada’daki ağabeyim haline geldi.

Bir gün telefonda “Nişan Ağabey, bana biraz kendini anlatır mısın?” dedim.

“Merak etme! Ben sana kendi hayatımı kısaca yazıp gönderim.” cevabını verdi.

Aradan iki hafta kadar geçti. “Toronto, 4 Mayıs 2004” tarihli uzun mektubu geldi. İnci gibi düzgün harflerle yazılmış olan bu mektup aynen şöyleydi:

Muhterem Kemal Bey,

Kitaplarınızı okudukça insanlığa, beşeriyete ne fedakârlıklarla, ne kadar hizmet ettiğinizi taktir etmekten huzur duyuyor; sizi ve sizler gibi insanların cemiyet hayatından eksik olmamasını Allah’tan temenni ediyorum.

Na-hak yere haksızlığa, felaketlere uğramış insanların çektikleri çileleri dile getiriyorsunuz. Var olun, sağ olun! Ben de o çileleri çekmiş, katliamdan kurtulmuş bir ananın, babanın evladıyım. Benim babam sülalece Sivaslıdır.  Babam taahüt işleri yaparmış (Müteahhit). Annem Bayburtlu Arut Ağa’nın kızıdır. Annemin babası Bayburt’ta dokuma tezgahları yaparmış.  Zaten o zamanlar Bayburt’un bütün dokuma tezgahlarını Ermeni ustalar yapmıştır.

Annemin başından geçen hadiseleri size kısa yoldan anlatayım. Dedemin mali vaziyeti oldukça yerindeymiş. Çalışıyor, para kazanıyor, büyük bir evleri var. Evin bahçesinde ihtiyaçları karşılamak için koyun, inek besleniyormuş, ahırları varmış. Aynı zamanda geniş araziye sahipmiş. Gayet tabii kendisi rençber değil; ekip biçemiyor.

İtimat ettiği bir Türke; “Oğlum gel buraya! Aha sana tarla, işte de tohum! Ek, biç! Yarısı sana, yarısı bana!” demiş. Bu şekilde ortak olmuşlar. Senelerce hiçbir prolem olmadan, güzel güzel geçinip gidiyorlarmış. Günün birinde akşama doğru kapılarına iki tane silahlı jandarma dikiliyor.

“Yanınıza ne alabilirseniz, alın! Erkekler bir tarafa, kadınlar diğer tarafa ayrılsın!” diyorlar. Zavallılar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Çaresi yok gidecekler! Yalnız bunlar değil tabii. Kimlerin sürülmesi lazımsa, hepsini koyun sürüsü gibi jandarmalar nezaretinde, semti meçhule doğru yollara düşüyorlar. Akşam karanlığı biraz bastıktan sonra Allah’ın dağlarında arkalarından ateş ediyorlar. Annemin sırtında kız kardeşinin bir oğlan çocuğu varmış. Kaçıyor! Kaçaken oğlan çocuğu sırtından düşüyor ve kendisi hâlâ kaçmaya devam ediyor.

Biraz gittikten sonra, yüreğine dert oluyor! “Geri döneyim de çocuğu bulup sırtıma alayım!” diyor. Geri dönüp çocuğu ararken vurulup düşüyor. Kurşunlar baldırlarına, kaba etlerine geliyor. Kanlar içinde kalıyor. Ölmüyor, yerde yatıp kalıyor. Çocukluğumda bana kurşun yaralarının izlerini göstermişti.

Bu arada Bayburt’tan dedemin ortağı olan Türk, bir atla sevkiyatı takip ediyor. Daha sonra atını dörtnala koşturuyor. Bakıyor ki, yerde birisi yatıyor. Attan iniyor, amaan! “Bu bizim Yehsapert!” diyor. Annemi tanıyor. Kaptığı gibi atın terkisine koyuyor, hızla dedemin evine geliyor. Hemen ahırdaki koyunlardan birini kesiyorlar. Annemi koyun postuna sarıyorlar. Ne kadar sürüyor bilmiyorum, bir süre sonra annem iyi oluyor.

Dedemin ortağı olan bu Türk, tehcirden sonra dedemin evine,  tarlasına ve bütün mallara sahip oluyor. Ortağın karısı anneme hiç rahatlık vermezmiş. Annem özbabasının evinde bir sığıntı, bir hizmetçi haline geliyor. Bu durumu hazmedemiyor.

Bayburt’ta annem gibi birkaç Ermeni kadını daha varmış. Kaçmayı düşünüyorlar. Konuşup sözleşiyorlar. Bir gece karanlık basınca, ev sahipleri yatıp uyuyunca bohçalarını alıp kaçıyorlar. Geceleri yürüyerek, gündüzleri saklanarak uzun boylu maceralardan sonra Sivas’a geliyorlar.

Babama gelince:

Babam annemden önce başka bir kadınla evliymiş. Bu ilk eşinden üçü oğlan, biri kız dört çocuğu olmuş. Üç oğlu sevkiyata gidiyor. Bunların biri evli, biri nişanlı, biri de henüz bekarmış. Evli olan kuyumcuymuş. Nişanlı olan cizvitlerin kolejini bitirmiş. En ufak olanı babamla beraber çalışıyormuş. Sevkiyata giden üç oğlandan kurtulan olmamış. Babamın ne şekilde kurtulduğunu bilmiyorum. Kız çocuğunu Amerikalı misyonerlerle Amerikaya kaçırmış. Uzatmayalım…

Babamın ilk eşi katliamda ölüyor. Babam daha sonra katliamdan kurtulan annemle Sivas’ta evleniyor. Bu evlilikten ben 20 Mart 1926 günü dünyaya gelmişim. Şu an İsviçre’de yaşayan kardeşim Vahan ise 1928’d doğuyor.

Ben beş yaşımda,  Vahan 3.5 yaşında iken babamız öldü. Ben babamı hatırlarım, fakat Vahan hatırlamaz. Annemiz bizi öksüz büyüttü.

Babamdan bize Sivas’ta bir ev kalmıştı. Bu evde kalıyorduk.

Sivas’ta Sanat Mektebini bitirdim. Ben tornacı, kardeşim marangoz oldu. Seninle Güler Yüreğim’de anlattığınız Zaralı Kirkor Ceyhan arkadaşımdı. O, ortamektebe giderdi, ben sanat mektebine.

Çok fazla teferruata girmeden bitirmek istiyorum. Türkiye’de yaşadığımız müddetçe uğradığımız hakaretlere, haksızlıklara tahammül edemeyip iki kardeş anavatanımızı, özyurdumuzu Kemani Sarkis Efendi’nin nehavent makamından bestelediği;

Kimseye etmem şikayet

Ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi

Baktıkça istikbalime

şarkısını söyliyerek terk etmeye karar verdik.

Kardeşim Vahan önce Almanya’ya gitti, oradan da İsviçre’ye geçti ve oraya yerleşti. Ben de 1961 senesinde Türkiye’den ayrıldım. Almanya, Avusturya’da bir müddet çalıştıktan sonra İsviçre’ye gittim. Vahan’la buluştuk. Ben İsviçre’de dört buçuk yıl çalıştım. Huzur bulamadım. İsviçre’den Kanada’ya geldim.

Kanada’da torna atölyemi açtım, işimi kurdum, ev aldım, evlendim. Çocuğumuz üniversiteyi bitirdi.

Kanada’da kimseden hakaret görmedim. Kimse bana gâvursun, Türksün gibi hakaretlerde bulunmadı. Halbuki ben Kanada’da doğmamıştım. Ben Kanada’nın evladı da değilim. Buna rağmen kendi özvatanımda bulamadığım huzuru Kanada’da buldum.

Fakat… Başımıza gelen felaketlere, yaşadığımız acı olaylara, karşılaştığımız haksızlıklara rağmen, Türkiye’de çok değerli komşularımız, çok kıymetli arkadaşlarımız vardı. Onların bize gösterdikleri insanlığı ve samimiyeti de sureti katiyede inkar edecek kadar nankör olamam. Hepsine hürmet ve sevgilerim sonsuzdur.

Sizlere en samimiyetli hislerimle sağlık ve mutluluklar diler, kalpten selamlarımı sunarım.

Hoşça kalın efendim.

Nişan Şimanoğlu

* * *

Bu mektuptan sonra, dostluğumuz, kardeşliğimiz daha da  gelişti.  Seninle Güler Yüreğim, 2008 yılı Ocak ayında İngilizce olarak Amerika’da yayınlandı.  13-29 Mart 2008 günlerinde okuma ve söyleşi toplantıları yapmak üzere Amerika ve Kanada’ya davet edilmiştim. 19 Mart 2008 günü Toronto’ya gittiğimde Nişan Ağabeyle göz göze, kalp kalbe tanışma olanağı buldum. Tekeyan Kültür Derneği ve İstanbullular Derneği’nden arkadaşlar beni çok candan karşıladılar.

Nişan Şişmanoğlu, Berc Kırmızıyan ve Herman Hintiryan’la birlikte 20 Mart 2008 günü kahvaltı yaptık.

Kahvaltı sırasında Nişan Ağabey, tatlı ve nükteli diliyle hayatından bazı manzaraları anlattı. Bazen güldük, bazen hüzünlendik. Bunlardan birkaçını kendi sözleriyle burada yazmak istiyorum.

Acıklı bir hikaye

Bir gün bir telefon geldi. Bir hanım, “Ben sizin ağabeyiniz olan Vahan’ın nişanlısıydım. Yolum Detroit’e düştü. Mümkünse  sizinle görüşmek istiyorum!” diyordu. “Buyurun!” dedim. Ertesi gün evime geldi. Yaşlı bir hanımdı. Kendisine elimizden gelen hürmeti, misafirperverliği göstermeye çalıştık. Hayatını, Vahan Ağabeyimi anlattı:

“Biz Sivaslıyız. Sivas’ta bir zamanlar Ermeniler çoktu. Yazları Sivas yakınlarındaki Çermik kaplıcalarına yazlığa gidilirdi. Ben de ailemle yazlığa gitmiştim. Orada Vahan’la karşılaştım. Görür görmez biribirimize âşık olduk. Yazlıktan Sivas’a dönünce nişanlandık. Evliliğe hazırlanıyorduk. Felaket günü geldi. Vahan’ı, diğer Ermeni erkekleriyle birlikte sevkiyete gönderiyorlardı. ‘Vahan nereye giderse ben de onunla giderim!’ dedim. Yola çıktık. Gece olunca kafiledeki insanları ayırdılar. Vahan’ı koparıp götürdüler. Gidiş o gidiş! Bir daha görmedim yüzünü!

Bin bir güçlükle hayatta kaldım. Mısır’a yerleştik. Orada Osmanlı Ordusu’nda eczacı olan bir Ermeniyle evlendim. Çocuklarım oldu. Büyüdüler. Amerika’ya gelip yerleştiler. İkisi de Detroit’te. Sizin izinizi Philedelphia’da karşılaştığım bir Sivaslı’dan buldum. Sizde Vahan’dan kalan bir hatıra var mı? Vahan’dan kalma kanlı bir gömlek, eski bir mendil var mı?”

“Maalesef  yok!” dedim.

“Haydi önümde şöyle bir yürü!” dedi.

Yürüdüm.

“Hayır, Vahan’ımın yürüyüşüne benzemiyor!” dedi.

Vahan’dan kalan tek fotoğrafı büyütmüş. Ayrılırken bir kopyasını da bana verdi.

‘Bu resmi ben ölünce kalbimin üstüne koyun!’ diye çocuklarıma vasiyet ettim!” dedi.

Bir güzel hikaye

Sivas’ta, Bahtiyar Bostan Mahallesi’nde, Mehmet Ali Hamamı karşısındaki 56 numaralı evimizde kalıyorduk. İlkokulu 1938 yılında “pekiyi” dereceyle bitirdim. Zabit olmak istiyordum. Elimdeki belgelerle askerlik şubesine gittim. Kayıt işlerini yapan zabit, diplomama bakarak Ermeni olduğumu anladı.

“Oğlum, sen neden zabit olmak istiyorsun? Elbisesine mi, mesleğine mi âşıksın?” diye sordu.

“İkisine de” cevabını verdim. Sustu. Bir şey düşünür gibiydi. Beni yanına çağırdı. Elini omzuma koydu:

“Evladım!” dedi, “Sen zabit olma! Sanatçı ol, tüccar ol, doktor ol! Zabitlik sana göre değildir. Bu dediklerimi kimseye söyleme. Bir gün beni anlarsın!”

Büyüyünce, “Ermeniler zabit olamaz, deyip de beni kırmak istemediği için, böyle dediğini anladım. Hâlâ onu saygıyla hatırlarım. Zabit olma hayalim suya düşünce, annemle konuşarak Sivas Bölge Sanat Mektebi’ne gitmeye karar verdim. Fakat Ermeni olduğum için bu okula da giremeyeceğimden korkuyordum.

Bir gün Sivas Maarif  Müdürü’ne gittim. Kapısını çaldım. Beni şefkatle karşıladı.

“Buyur evladım, ne istiyorsun?” dedi.

“Zabit olmak istiyordum, Ermeni olduğumdan beni almadılar. Şimdi sanat mektebine gitmek istiyorum. Fakat Ermeni olduğumdan beni almazlar diye korkuyorum!” dedim.

“Olur mu evladım öyle şey! Ermeniler de bu ülkenin vatandaşıdır. Sen sanat mektebinde mi okumak istiyorsun?”

“Evet!”

Zile bastı. Kapıcıyı çağırdı.

“Bu çocuk okumak istiyor. Sen onu kayıt dairesine götür, benim gönderdiğimi söyle, Bölge Sanat Mektebi’ne kaydını yapsınlar!” dedi.

Böylece sanat mektebinde okuma imkanı buldum. Tornacı oldum. Bana okuma imkanı veren o değerli maarif müdürüne şükranlarımı sunuyorum.

Bardağı taşıran damla

Sanat mektebini bitirdim. Tornacılık mesleğini öğrendim. Sivas’ta huzur yoktu. Ailecek İstanbul’a göçtük. Ben tornacı olarak iş buldum. Ustabaşı oldum. 12 işçiyle birlikte su pompaları imal ediyorduk.

Bir gün imal ettiğimiz 12 inçlik su pompasının denemesini yaparken, atölyenin bahçesine doğru birinin gittiğini gördüm. İşimi bırakıp yanına vardım.

“Beyefendi kimi arıyorsunuz?” diye sordum.

“Sipariş verdiğimiz su pompaları hazır mı diye soracaktım.”

“Beyefendi bunu sormak için bahçeye kadar gitmenize gerek yoktu. Büromuzda sorabilirdiniz.” dedim.

Benim sözlerimden alınmış olacak ki, öfkeyle sordu:

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben Zonguldak Kömür İşletmeleri İkinci Kısım Şefiyim!”

“Olabilir.”

“Olabilir demek, imkan dahilindedir,  mümkündür demektir.”

“Ulan kefereye bak! Türkçeyi senden mi öğreneceğim?”

“Beyefendi sizi terbiyeye davet ediyorum! Bana kefere diyemezsiniz!”

“Terbiyeyi senden mi öğreneceğim?”

“Beyefendi! Ben size terbiyesiz demedim, terbiyeye davet ediyorum, dedim.”

“Şimdi ben sana terbiyeye davet etmenin ne demek olduğunu gösteririm!” diyerek kapının önünde duran makam arabasına binip gitti.

Ben işimin başına döndüm. 15-20 dakika sonra bir polis geldi. Efendi bir polisti.

“Burada ustabaşı kim?”

“Benim!”

“Hakkınızda şikayet var,” dedi, “Karakola kadar geleceksiniz!”

Sırtımdaki iş elbisesiyle karakola gittim. Polis beni komiserine teslim etti. Makam odasının kapısı açıktı.  Az önce tartıştığımız şefle karşılıklı oturmuşlar, gülüşüyorlardı.

Komiser beni görür görmez ciddileşti:

“Ulan senin adın ne?”

“Nişan, efendim!” dedim.

“Bu beyefendiye neden hakaret ettin, neden ‘terbiyesiz’ dedin?”

“Efendim, ben terbiyesiz demedim, hakaret etmedim. O bana kefere dedi, hakaret etti. Bunun üzerine ‘Sizi terbiyeye davet ediyorum!’ dedim.”

“Kapat çeneni! Çık dışarı!”

Dışarıya çıkıp beklemeye başladım. Bir süre sonra beni içeri aldı. Komiser bey, öfkeyle bana bağırdı:

“Ulan kefere! Bir daha karşıma çıkma! Kafanı kırarım senin! Haydi s…..r git!”

Bu kadar hakaret ve haksızlık karşısında susmak zorunda kaldım. Dünya başıma yıkıldı! Bu olay bardağı taşıran damla oldu. Günlerce kendi kendime “Ben bu memlekette neyim?” diye sordum.

Düşündüm taşındım “Bu memlekette artık bana yer yok! Bu memleketi terk etmeliyim!” kararına vardım.

Son sözüm

Ben 1967 senesinde Kanada’ya geldim. 31 sene geçti aradan. Ama ben kendimi Sivaslı hissediyorum. Nerelisin diye soranlara “Sivaslıyım!” cevabını veriyorum. Benim sülalem üç yüz yıldan fazla Sivas’ta yaşamış. Sivas benim doğduğum yerdir. Bir insanın doğduğu yer anası gibidir. Sever de, döver de… Dövdü diye anamıza sevgimiz azalmaz! Hiçbir zaman damarlarımda akan kanı inkar edemem. Ben Sivaslı bir Ermeniyim. Ben memleketimi, Türkiye’yi anam gibi severim.