Geziler

Roma Gezisinin Düşündürdükleri

Bugüne kadar okuma günleri ve inceleme gezileri sırasında Amerika,  Kanada, Rusya, İsrail, Polonya, Yunanistan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’ı; hemen hemen bütün Batı Avrupa ülkelerini; Paris, Viyana, Berlin, Amsterdam, Brüksel, Varşova, Atina, Madrid, Kudüs, Tel Aviv, Amman, Moskova, Duşembe, Taşkent, Semerkant, Alma Ata’yı gezip gördüm. Nice dağlar, ovalar, denizler aştım. Her gördüğüm yeri, her gördüğüm dağı, ovayı, denizi kendi yurdumla, kendi memleketimle karşılaştırdım.

Bu yıl 30 Mart-3 Nisan 2013 tarihleri arasında Roma’yı gezip gördüm. Paris’ten çok etkilenmiştim. Viyana’yı Paris’le karşılaştırmıştım. Fakat Roma insanı büyülüyor. Roma ve Viyana iki ayrı imparatorluğun başkenti olmuş. Paris, dünya çapındaki bir devletin başkenti olarak yükselmiş. Henüz görmediğimden bir zamanların güneş batmayan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun başkenti Londra’yı diğerleriyle karşılaştıramıyorum.

Fakat 1000 yıl kadar Doğu Roma, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti ve 470 yıl kadar da Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı olmuş, İstanbul ile Avrupa’nın başkentlerini karşılaştırmak benim için daha kolay oluyor.

Dünyayı gördükçe, kendi yurdumu daha çok sevdim.

 

Dünya bir demet çiçek! Her çiçek kendi rengiyle, kendi kokusuyla yer alınca dünya daha güzel oluyor, daha güzel olacak.

Paris, Roma, Viyana, İstanbul, Berlin birbirinden güzel şehirler. Paris’i Roma’yı, Viyana’yı görünce insan büyüleniyor, insanlığın bu kadar kültür değerlerini, sanat eserlerini, tarihi eserleri yaratmasıyla mutlu oluyor. Fakat bütün bu kültür mirasının korunmasına gelince insan bir İstanbul’a, bir Anadolu’ya bakıyor, bir de Paris’e, Viyana’ya, Roma’ya, Berlin’e…

Bunca diyar gezdim, nice heykeller, saraylar, meydanlar, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, konaklar, kaleler gördüm. Hiçbirinde, ne Paris’te, ne Viyana’da, ne Roma’da, ne Berlin’de, ne de Moskova’da kolu kırılmış, yüzüne tükürülmüş, gözü oyulmuş, tahrip edilmiş bir heykel görmedim.

Gördüğüm güzellikleri, insanların yaşadıkları mekanlardaki tarihi eserleri, kültürel mirası nasıl gözleri gibi koruduğunu gördükçe, hep kendi köyümdeki tahrip ettiğimiz kırıp yığıp dereye attığımız Roma ve Yunan medeniyetinin kültürel mirası gözümün önüne geldi.

Hep düşündüm, düşüncelere daldım. Biz neden Anadolu’nun on bin yıllık kültürel mirasını iyi koruyamadık? Neden bizden önceki medeniyetlerin bize bıraktıklarını taş yığını olarak görüp, çoğunu tahrip ettik? Berlin’deki Bergama Müzesi’ni defalarca gezdim. Her seferinde hüzünlendim, her seferinde bu dünyanın yedi harikasından birini kireç olmaktan kurtaran Alman Mühendis Carl Human’a ve diğer insanlara teşekkür ettim.

 Roma ile İstanbul

 Roma ile İstanbul iki kardeş şehir. Biri Batı Roma’nın, diğeri Doğu Roma’nın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olmuşlardı.

Roma ve İstanbul yedi tepe üzerinde kurulmuş. İstanbul’u denizi, Boğaz’ı var, Roma’nın ise sadece içinden geçen iki nehri…

Zamanında Roma ile Costantinapol birbiriyle yarış halindeymiş. Costantinapol Roma’ya, Roma Costantinapol’e bakarmış. Dikilitaşlar, hipodromlar, suları birbirinden gür akan çeşmeler, sarnıçlar, su kemerleri, tiyatrolar, kültür merkezleri, sanat okulları, felsefe merkezleri, kitaplıkları, kiliseleri, zafer takları ve meydanları birbiriyle yarışırmış.

Roma İmparatorluğu MS 395 tarihinde Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmış. Her ayrılık, ayrılanlardan birinin yok olmasını getirir tarihte. Batı Roma, Cermen Kavimlerinin saldırıları sonunda MS 476’da yıkılmış. Daha çok Bizans İmparatorluğu olarak anılan Doğu Roma İmparatorluğu ise, Batı’nın yıkılmasından sonra daha da gelişip güçlenmiş. Ama hiçbir imparatorluk sonsuza kadar yaşamaz. Kılıçla gelen kılıçla gitmiştir tarihte. Kılıcı kınına koyup; akıla, bilime, sanata ve tekniğe önem verenler kalmıştır o günlerden bu günlere.

Bizans İmparatorluğu 476’dan 1453’e kadar, dünyanın en uzun süreli imparatorluklarından biri olarak tarihte yerini aldı ve sonunda tarih sahnesine yeni bir güç olarak çıkan Osmanlı İmparatorluğu tarafından yıkıldı.

Osmanlı İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu’nun tarihi ve kültürel mirasını koruyup geliştirebilseydi, herhalde İstanbul ve Anadolu bugünkünden çok başka olurdu.

 Lykos Vadisi’nden  Roma’ya

 Benim çocukluğum, bir zamanlar Roma’ya ipek gönderen Denizli’nin Lykos Vadisi, Colosea harabeleri arasında ve Roma İmparatorluğu’nun Asya Eyaleti başkenti olan Efesos ve İyonya bölgesine geçti.

Roma’da kendimi var olduğum toprakların uzantısında yaşıyormuş gibi hissettim. Bir Roma’ya baktım, bir de Colosea’ya, Laodikeia’ya, Hierapolis’e, Efesos’a, Bergama’ya, Afrodisias’a ve Miletos’a baktım!

Roma’da sapasağlam duran heykeller, tarihi yapılar bir zamanlar benim topraklarımda da sapasağlammış. Hierapolis Büyük Tiyatrosu’nun önündeki Büyük Çeşme, Roma’daki Trevi Çeşmesi’ne benzermiş. Laodikeia’daki Suriye Caddesi üzerine kurulmuş çeşme Roma çeşmeleri gibi gürül gürül akarmış.

Deprem yıkmış deniyor! Ama deprem Roma’yı da yıkmış!

Düşünüyorum da, deprem değil, doğa değil, seller, fırtınalar değil insanoğlu kendi elleriyle tahrip etmiş, ganimet olarak hazıra konduğu kültürel, ve tarihi mirası!

Selçukluların, Osmanlıların egemenliğinden sonra Anadolu’nun tarihi ve kültürel mirasını, dışarıdan gelen güçler değil, bizim atalarımız, akrabalarımız,  kendimiz tahrip etmişiz.

Anadolu’da on bin yıldan beri on sekiz medeniyet kurulmuş ve yıkılmış. Her yeni medeniyet kendinden önceki medeniyetin mirası üzerine kurulmuş. Anadolu’daki 19. Medeniyet son bin yıl yılda Selçuklular ve Osmanlılar tarafından kurulan medeniyettir. Bu medeniyeti Anadolu’da yaşayan Halklar; Türkü, Kürdü, Arabı, Ermenisi, Süryanisi, Çerkezi, Rumu, Pontusu birlikte kurdular. Fakat bu 19. Medeniyetin ortak özelliği Müslümanlığın ağır basan ortak din olmasıdır. 19. Medeniyetin son yüz yılı Türkleştirmenin ağır bastığı, Türk medeniyeti olarak adlandırılabilir.

Türkler Anadolu’ya 1000 yıllarından sonra gelmeye başlamışlardı. Türkler Anadolu kapılarında dayandıklarında, Anadolu’da yerleşik halklar vardı ve onların toplam nüfusu beş milyon kadardı. Anadolu Bizans İmparatorluğu’nun yönetimi altındaydı.

Türkler Anadolu’ya savaşa savaşa egemen oldular. 300 yılda Malazgirt’ten Bursa’ya ulaşıp, Bizans İmparatorluğu’nun burnunun dibinde, bugünkü Bursa yakınındaki Söğüt Kasabası’nda Osmanlı Beyliği’ni kurdular.

O zamanlarda Bizans Medeniyetinin tüm kurumları yaşıyordu. Yunan medeniyetinin tarihi ve kültürel mirası genellikle ayaktaydı.

 Neden yok ettik?

 Türkler Anadolu’yu işgal ettiklerinde, ganimet olarak el koydukları kültür değerlerine yabancıydı. Bu kültür değerleri düşmanın mirasıydı. “Kâfirin, gâvurun” malıydı. Türkler ele geçirdikleri şehirlerdeki heykellerin yapımında, tiyatroların, antik şehirlerin inşa edilmesi sırasında bir damla alın teri dökmemişti.

Göçebe Türk boylarının kültür dünyasında tiyatroya, heykele, resme yer yoktu. Yeni Müslüman olan Türk boyları, Müslümanlık resmi, heykeli yasakladığı ve günah saydığı için yurt edindiği toprağın üstündeki heykeli, antik çağın en değerli sanat eserlerini, taş yığını olarak görmüş, kırıp yığmıştı.

Anadolu Medeniyetlerinin mirasının tahrip edilmesinde bu nedenle din etkeni büyük rol oynadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun sahibi olan padişahların bazıları için bu tarihi eserler taş toprak sayılıyordu. Bergama Sunağı, 1876’da, padişah tarafından “Taşı toprağı sizin olsun, altın akçe bizim olsun!” fetvasıyla Almanlara verilmişti.

Roma’yı görünce, bir milletin, bir kavmin, bir halkın yaşadığı toprağın üstündeki ve altındaki tarihi mirasla barışık olup olmamamın anlamını bir kez daha düşündüm.

Roma, dünya var olalıdan beri İtalyanların, atalarının var olduğu şehir olmuş. Bu tarihi miras ile İtalyanlar daima barışık olmuşlar. Aynı durum, Fransızlar, İspanyollar, Ruslar ve diğer milletler için de geçerli.

Anadolu için bu geçerli değil. Osmanlılar kılıç zoruyla ele geçirdikleri toprakları kendilerine yurt edinirken, bu toprakların kültür mirasını düşmanın malı olarak görerek ya inkâr ettiler ya da cennete gitmek için yok ettiler.

Bu mantık hâlâ devam etmektedir.

Hıristiyanlık âleminin en kutsal mabedi sayılan İstanbul’daki Ayasofya Kilisesi tekrar camiye döndürülmek isteniyor. İznik ve Trabzon Ayasofya kiliseleri son iki yıl içinde camiye dönüştürüldü.

 

Nasıl korumuşlar ve koruyorlar?

 Sadece Vatikan Devleti içinde, 50 bin kadar tarihi eser sergileniyor. Vatikan içindeki tarihi eserler, insanlığın tarihi ve kültürel mirasının %60’ı kadardır. Vatikan’ı günde 50-60 bin, yılda ise altı milyon kadar kişi ziyaret etmektedir.

Vatikan, Katolik Hıristiyanların en kutsal mekânı, karşılaştırırsak Müslümanların Kabe’si gibidir. Vatikan’a hacı olmak için gelen her Katolik sergilenen tarihi zenginlikleri, kültürel eserleri görerek zenginleşir.

Vatikan Devleti’nin en ünlü mekânlarından biri olan Sistine Şapeli’nin 20,70 metre yüksekliğindeki duvarları Botticelli, Perugino, Ghirlandaio ve Signorelli gibi, 15. Yüzyılın ünlü Rönesans ressamlarının eserleriyle donatılmıştır. 40,93 x 13,41 metre boyutundaki tavanı ise 1508-1512 yıllarında Michelangelo tarafından yapılmış olan fresklerle kaplıdır.

Sadece Sistine Şapeli’ni görmek bile insanı hayrete düşürüyor. Rönesansın gücünü insan hayranlıkla seyrediyor. Müslümanlıkla Hıristiyanlığın sanat anlayışını somut olarak görmek için bence Mekke ve Medine ile Roma ve Vatikan’ı görmek ve karşılaştırmak yeterlidir.

Tarihi mirasa sahip olmak önemli. Fakat sahip olunan tarihi ve kültürel mirası korumak, nesilden nesile aktarmak daha da önemli.

Kültürel değerleri ve mirası kendi kültürel kimliğinin temel değerleri olarak algılamak, özümlemek insanlarda kendine ve tarihine güveni artırır. Kültürel değerler ve eserler bu değerlerle iç içe yaşayan insanları eğitir, estetik zevklerini zenginleştirir.

Fakat yaşadıkları çevredeki tarihi eserlere ve kültürel değerlere genellikle turistlere gösterilecek ve para kazanılacak eşyalar, heykeller, eserler, taşlar, altınlar olarak bakan ve bu amaçla korumak gerektiğini düşünen anlayış o tarihi ve kültürel mirasa sahip olan insanları geliştirmez.

Koruduğu heykellerin anlamını, kültürel ve tarihi değerini bilmeyen bir müze bekçisi görevini tam yapamaz. Halklar, uluslar ve insanlar için de geçerlidir bu.

Roma’da, Viyana’da, Paris’te, Berlin’de sokaklarda, köprülerde, meydanlarda yüzlerce, binlerce çıplak insan heykelleri var. Ama bu heykellerin hiç biri saldırıya uğramamış, çizilmemiş. İnsanlar bu eserleri kendi canının parçası gibi korumuş ve koruyor.

Roma’nın en yüksek yeri Piazza Venezia Meydanı’ndaki Vittoriano. Kral Vittorio Emanuele II ve Meçhul Asker anısına 1885-1911 tarihleri arasında Guiseppe Sacconi tarafından yaptırılmış büyük, görkemli bir mimari eser. Bu binanın terasından Roma’ya baktım; şehrin tarihi dokusunu ve tarihi görünümünü bozacak tek bir gökdelen görmedim. Kat sayısı sınırlanmış. Bir de İstanbul’un tarihi görünümünü bozan gökdelenleri, çarpık şehirleşmeyi düşündüm.

Roma’yı görünce, insan olduğuma sevindim. Roma’yı, Paris’i, Viyana’yı, Atina’yı görünce insanlığın yaratıcılığına hayran oldum. Mutluluğum daha da arttı.

Roma’yı görünce daha çok çalışmak, daha çok yaratmak gerektiğini bir kez daha anladım.

Roma’yı görünce dinin etkilerini, sosyal gücünü bir kez daha düşündüm. Müslümanlığın heykele, resme bakış açısının zararlarını bir kez daha gördüm.

 Turizm sektörünün durumu

 Turizm, son yüz yılda giderek canlanan bir sektör oldu. İnsanlar, insanlığın kültür mirasını tanımak, görmek ve yaşamak istiyor.

Turistler, gezginler, seyyahlar gezdiği yerlerde kahrolmak değil, mutlu olmak ister.

Anadolu’yu, Kapadokya’yı gezen bir Hıristiyan turist, kilise harabeleri içinde gözü oyulmuş Meryem’i, tahrip edilmiş kutsal resim ve freskleri görünce içinden ne der? Mutlu olabilir mi? “Aferin Türklere, tarihi ve kültürel değerleri çok iyi korumuşlar!” diyebilir mi?

 2011 Birleşmiş Milletler verilerine göre en fazla yabancı turist Fransa’ya gelmiş. Diğer ülkeler ise şöyle:

Fransa 79.5 Milyon

ABD  62.3          “

Çin     57.6          “

İspanya   56.7      “

İtalya      46.1       “

İngiltere   29.3     “

Türkiye   29.4      “

Almanya  28.3     “

Meksika   23.4     “

Avusturya  23.1   “

 

Türkiye’ye gelen turist sayısı ise son on yılda ikiye katlanmıştır.

2012 yılında Türkiye’ye gelen Turist sayısı 31.5 milyona yükselmiştir.

Türkiye’nin turizm potansiyeli çok daha fazla turisti çekmeye elverişlidir.

Eğer Türkiye ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Anadolu’nun tüm medeniyetlerinin kültürel ve tarihsel mirasını içine sindirip kucaklayabilirse, bu mirasla barışabilirse öncelikle kendisi huzur bulacak ve barış kültürü gelişecektir. Kendisiyle, kendi tarihiyle barışık bir Türkiye, öncelikle kendi kültürel kimliği zenginleşecek ve çok daha fazla turiste kucak açabilecektir.

Artık ülkeler, sahip oldukları kültürel ve tarihi mirası koruyarak, korudukları ölçüde zenginleşiyor, huzur buluyor ve mutlu olabiliyor.

 Bochum, 14.4.2013                                                        

Kemal Yalçın